Kamboçya.. Tayland.. Yatıştıran Topraklar.. Yazdır E-posta

Bu kez küçük bir arkadaş grubu ile birlikte çıkıyoruz yola, harika altı insan.. Bangkok’ta da Jeff’le buluşuyoruz, toplam dokuz kişiyiz.  

Her zamanki gibi Bangkok’ta bir-iki gün geçirdikten sonra Koh Chang’a, yani Fil Adası’na uğramadan edemiyoruz :) Sakinlik ve Uzak Doğu’nun o egzotik, kocaman yeşil doğasını deneyimlemek isteyenler için biçilmiş kaftan.. Beyaz kumsallar gerçekten beyaz, uçsuz bucaksız, değerli bir taş güzelliğindeki okyanusa bakmaya doyamıyorsunuz, yatıştırıcıya ihtiyacınız yok burada.. Doğada her şey birkaç numara büyük bizim ölçülerimize göre.. Kocaman yapraklar, balmumundan yapılmış gibi rengarenk çiçekler, dev sarmaşık yaprakları dev ağaçları sarmalamış.. Şelaleler öyle buzzz gibi değil, tam kıvamında, serin.. 

Grup güne meditasyonla başlayıp akşamları dansetmeyi tercih ediyor, herkes akışta :) Gezi boyunca 'akıştayız' esprileri yapılıyor.. Şaka bir yana, gerçekten de öyle.. Bu gezilerin en sevdiğim tarafı katılanlarla ilk günden, tanısam da tanımasam da, arkadaş olmamız, sanki kırk yıllık tanıdığız da buluşmuş geziyoruz. Gerçi, çok da şaşılacak bir durum değil çünkü yola hep sevdiklerimizin arkadaşları olan ya da tavsiyeleriyle gelen, dolaylı arkadaşlarımızla çıkıyoruz. Dolaylı arkadaşlığı ömür boyu sürecek bir dostluğa çevirip dönüyoruz..



Koh Chang’a giderken, Jeff’in organizasyonuyla, Tayland’da çok ünlü bir rahip ile görüşmeye gidiiyoruz. Düşünün, eğer onun bir retreat (inziva/kurs) ‘ine katılmak isterseniz 11 sene beklemeniz gerekiyormuş, o kadar sıra var.. Ancak manastırda kalmadan haftasonları yaptığı konuşmaları dinlemeye gidebiliyorsunuz, en az yüz kişi geliyormuş her haftasonu. Biz çok şanslıydık, bize bir konuşma yapmayı kabul etmişti.. Kısa ve öz bir konuşma yaptıktan sonra sorularımızı da yanıtladı, yanıtlar çok net ve kısa idi.. İzle ve olanı olduğu gibi gör.. Hayatı o kadar karmaşıklaştırmışız ki, rahibin verdiği yanıtlarla aslında o kadar da basit olduğunu ve bizim bir şeyleri karmaşıklaştırmaya nasıl da meyilli olduğumuzu net olarak, bir an için de olsa, anlıyorsunuz :) Tabii bütün bunları biliyoruz aslında, o her şeyi bilen parçamız var ya :) Ama yine de sıkça hatırlamak ve pratikte uygulamak iyi oluyor.. Sabah Meditasyonlarında ya da gün içinde Jeff'in hatırlattığı bir tema gün boyu içsel rehberlik ediyor bize..

‘Bu yoldaki tüm varlıklar güvende, huzurlu ve sağlıklı olsunlar’ diyerek koyuluyoruz Kamboçya’ya doğru tekrar yola.. Hintli arkadaşımız Sujata ve Mummy’si de katılıyorlar bize, grubumuz uluslararası bir grup oluyor böylece :) Mummy, 80’den fazla.. Zayıf, üflesen uçacakmış gibi görünüyor ama o kadar da güçlü. Hiç sesini çıkarmadan o sıcakta geziyor bizle, yürüyemeyeceği yerlere kızı karar veriyor, o oturup bizi bekliyor, sessizce. Bu buluşmadan sonra ver elini Siem Reap.. Angkor Wat ve diğer bin yıllık tapınaklar.. Kaldığımız otel müdürü ve çalışanları artık bizim ziyaretlerimize alıştılar, o kocaman gülümsemeleri ile karşılıyorlar bizi. Kapıdan girer girmez müdür Siem Reap’teki programımız ile ilgili bilgi veriyor. Bu ülkedeki naif insanları gerçekten seviyoruz.. Biraz dinlendikten sonra hemen yola çıkıyoruz. Açmaya yüz tutmuş bir lotus gibi yükselen Angkor Wat tapınağı Kamboçya’nın balta girmemiş ormanlarında saklı kalmış yüzyıllarca. Yaklaşık 6 kilometre su dolu bir hendekle çevrili, bu hendek okyanusu simgeliyormuş. Nasıl da durgun bir su. Doğanın suya yansıması muhteşem görünüyor. Bu tarihi mabetler, dev ağaçların sarıp sarmalamasıyla gizli kalmış. Keşfettikten sonra temizlemişler devasa alanı. Şimdi eskisi gibi bırakılan bazı yerlerde  görebiliyorsunuz ağaçlarla bütünleşmiş tapınakları. Üç gün boyunca geziyoruz belli başlı tapınakları, her biri diğerinden daha güzel ince kabartma işçilikleriyle göz kamaştırıyorlar.. Tapınaklar Hindu ve Budist kültürle yapılmış, halk da iki dine de inanıyormuş. Aslına bakarsanız Kamboçya’da, Tayland ya da Burma’da olduğu gibi dinsel etkileri, yaşayan manastırları pek göremiyorsunuz. Sanki unutmuşlar gibi.. Rahiplerin de içinde yaşadığı bir güncel bir manastır görmek istiyoruz. Rehberimizin bizi götürdüğü manastır toz içinde, kimsenin eli değmemiş gibi.. Burma’da ve Tayland’daki parlayan manastırları hatırlayınca hayal kırıklığına uğramıyorum değil..

 

Artık tüm gezilerimizde bir ilkokul ziyaret etmek adetimiz oldu, çocuklar için defterler ve kalemler alıyoruz, iki tane de top.. Jeff, eski bir öğretmen olan rehberimize fakir bir ilkokul varsa oraya gidelim diyor, rehberimiz yol üzerinde bir ilkokula uğrayabileceğimizi, diğerinin uzak olduğunu söylüyor. Okula doğru yollanıyoruz. Okulun çevresi mayınlardan temizlenmiş.  Bir tabela görüyoruz, yaklaşık 3 kilometre karenin temiz olduğunu okuyoruz. Okulda her yaştan öğrenci var. Ben diyeyim 4-12 yaşlarında, siz deyin 3-13 .. Bazıları öyle küçük ki, tipleri mi öyle gerçekten mi küçükler kestirmek zor. Sınıflarda sıralar ve tahta var, çocukların önünde bir şey yok kitap ya da defter namına.. İyi ki defterleri almışız. Çok mutlu oluyorlar.. Pencerelerde cam yok.. Bu okul fakir değilse fakir olan nasıl acaba diye düşünüyorum. Çocuklar çok sevimliler, etrafımızda dört dönüyorlar, bazıları ise çok utangaç. Öğretmenler ayda 60 Dolar maaş alıyorlarmış.. Hediyelerimizi dağıtıp, öğretmenler için de biraz bağış bırakıyoruz. Gözler yaşlı, duygular bastırılmaya çalışılarak ayrılıyoruz okuldan.. Tam ayrılırken, bakıyoruz, adeta film karesi gibi görüntüler.. Bizim kızlar almışlar Kamboçyalı çocukları birlikte bisiklet sürüyorlar.

Siem Reap’te şahane bir üç günden mavi otobüsümüzle sonra denize doğru yola çıkıyoruz. Bu arada, akşamları gece pazarındaki alışverişler, sokakta ayak masajları ve Anjelina Jolie’nin gittiği kafelerde alınan aperatiflerden söz etmiyorum :) Önce Phnom Pehn’de duraklayıp başkenti geziyoruz. Kamboçya’da Kızıl Kimerler döneminde yapılan soykırımda hapishane olarak kullanılan ‘soykırım Müzesi’nde gördüğümüz fotoğraflara, anlatılanlara inanamıyoruz. Sözcükler yetersiz kalıyor. Hem Siem Reap’deki rehberimiz, hem de müzedeki rehberimiz ailelerinden üçer kişiyi kaybettiklerini söylüyorlar. Bir gün, ‘çalışma var’ diye alıp götürmüşler ve bir daha haber alamamışlar gidenlerden.. Babalarından, kardeşlerinden.. Kalanlar, ya kaçarak ya da şanslı oldukları için kurtulmuşlar. Çok acı çektiklerini gözlerinden anlıyorsunuz, ‘Ama hayat devam ediyor çünkü ülkede herkes aynı durumda.’ diyor rehberimiz. Ülkede üç milyon entelektüel öldürülmüş. Müzeyi görmemizi tavsiye eden otel müdürümüzün dediği gibi ‘Belki bunları görmek güzel değil ama bilmek iyi’. 

Phnom Pehn – Shnoukville arasını otobüsle geçiyoruz. Yol boyu köyler, küçük kasabalardan geçiyoruz, neredeyse boşluk yok gibi. Bazen alabildiğine yeşil pirinç tarlaları var. Bu seneki sel felaketinin izleri hala görülüyor, hayvanlara derme çatma barınaklar yapmışlar yol kenarlarında, arazinin kalanı hala su içinde. Uçaktan baktığımızda sanki tüm ülke su altında.

Sihanoukville yeni yeni yapılaşmaya başlamış bir sahil kenti.. Artık turistikleşmiş, her yerde yeni inşaatlar yapılıyor. İlk bakışta sıradan bir sahil kenti, sahil boyunca şezlonglar sıralanmış, epeyce kalabalık.  Kendimize birer şezlong bulup güneşleniyoruz, ben biraz kitabımı okuyup keyif yapmak istiyorum.. Aynı Tayland’daki gibi, sahilde uzan ve bir ekrandan geçer gibi satıcıların sana uğramasını izle. Burada durup her şeyi oturduğunuz yerden satın alabilirsiniz, bana komik geliyor; gözlükçü, takıcı, sonra karides satan biri, arkasından meyveci, saat, akla gelmeyecek ürünler geçit yapıyor önünüzden:) Deniz güzel, kumlar incecik, sanki nişasta gibi gıcırdıyor.. Biraz açılınca uzaktan sahildeki kulübeleri seçemiyorsunuz, hepsi sazlardan yapılmış, doğaya karışıyor.. Ertesi gün yerel bir tekne ile Bamboo Adasına gidiyoruz, burada deniz çok daha güzel, kristal berraklığında,. Hele şnorkel ile izlediğimiz deniz kestanelerini unutamıyorum, o kadar büyükler ki.. Hepsinin ortasında nazar boncuğu gibi mavi ve sarı göz gibi ışıklar var, çevresinde de sanki pırlantalar yerleştirilmiş, keşke su altında kullanabileceğimiz bir fotoğraf makinem olsaydı diyorum. Sahile çıktığımızda ise sanki bir define bulmuş gibi seviniyorum, rengarenk, göz alıcı deniz kabukları topluyorum, bir yandan da umarım kırmadan götürebilirim diyorum, bazıları o kadar narin, ince ve pembe, kıyamıyorum.. Öğle yemeğimiz balık ızgara ve salata, gezi boyunca damak tadımıza en uygun yemeği yiyoruz afiyetle :) 

Dönerken on üç gün nasıl geçti diye düşünüyoruz, her şeyi unutmuşuz, tarih, iş, güç, hiçbir şey yok aklımızda, sanki hep gezginmişiz, bu böyle de devam edecekmiş gibi geliyor.. ‘Gitmeyelim, kalalım’ esprileri ile dönüş yoluna koyuluyoruz. Bir sonraki gezi için hayaller kurarak..

Sevgiyle kalın..

Pınar  Ünlü

Fotoğraflar : Kubilay Albayrak, Jeff Oliver, Pınar Ünlü

 
Türkçe (TR)

WebTeknolojileri.org